Kırk Yaş Şiiri

Kırk Yaş Şiiri

Rah­me­ti­ni umarak
Günahkar bir dille;
Allah Azze ve Celle

Ya Rasu­lal­lah,
Âlem­lere rah­met hay­atın geçiy­or kalbimiz­den,
Kalbimiz­den seyrediy­oruz seni.

İşte
Bir yaşın­dasın,
Beni Sa’d yur­dun­dasın
Sana süt anne olmadı kadın­lar
Bu yüz­den dargın bulut­lar
Bir damla yağ­mur indirmiy­or
Kıtlık hüküm sürüy­or Beni Sa’d yur­dun­da
Mini­cik bir bulut var gökyüzünde
Sana aşık…
Ayrılmıy­or başu­cun­dan
Ve insan­lar yağ­mur duasın­da…
Hz.Halime kucağı­na alıy­or seni
Yeryüzünde bir gölgelik…Seni güneşten koru­mak için
Oysa mini­cik bulut gökyüzünde
Sana mef­tun, sana kil­itli…
Ve dua eden rahib­in kucağın­dasın
Dünyalar güzeli göz­ler­ine bakıy­or rahip
Kıtlığı da unutuy­or, yağ­mu­ru da, duayı da
Ama sen unut­muy­or­sun
Uğruna can­larımız feda o göz­lerin­le gökyüzüne bakıy­or­sun
O mini­cik bulut ilişiy­or bakışları­na
Büyüy­or, büyüy­or…
Son­ra nazlı, nazlı yağ­mur damlaları iniy­or bulut­tan
Fakat çoğusu bilmiy­or yağ­mu­run geliş sebe­bi­ni
Çoğusu bilmiy­or seni…

Altı yaşın­dasın
Medine-i Münev­vere yol­un­dasın
Yanın­da aziz annen ve Ümmü Eymen
Yetim­liği­ni hissediy­or­sun baba kabris­tanın­da
Son­ra yol­da, Ebva’da öksü­zlük karşılıy­or seni
Mekke’ye anne­siz giriy­or­sun
Abdul­mut­tal­ip bir baş­ka seviy­or seni
Ebu Tal­ip bir baş­ka seviy­or

Ya Rasu­lal­lah
Mekke çocuk­ları anneler­ine seslenir­ler miy­di senin yanın­da
Onlar anne dey­ince sen yere mi bakardın
Mekke rüz­gar­ları kaç gece gözyaşlarını taşıdı Ebva’ya
Kaç gece anne diye hıçkırdın
Efendim!
Senin yer­ine de anne dedik anne­m­ize
Senin yer­ine de baba dedik

Yir­mi beş yaşın­dasın
Ve bam­başkasın
Kimse sana denk değil
Şefkat yayıy­or kokun
Güven veriy­or sesin
Sen Muhammed-ül Emin’ sin

Otuz üç yaşın­dasın
Dal­ga dal­ga rah­met var

Otuz beş yaşın­dasın
Hadi gel bek­letme yar
İniltil­er çalıy­or kapısını gök­lerin
Hadi gel bek­letme yar
Sine­si çat­lay­a­cak Rasul bekleyen­lerin…
Hadi gel ey Yâr!
Nur­dağı­na dav­et var

İşte
Kırk yaşın­dasın
Hira Nur dağın­dasın
Cib­ril iniy­or gök­ler­den
Ve nok­ta nok­ta her yer­den salat, selam yük­seliy­or
Sen kâi­natın yüreğin­den has­re­tle kopan ” Ah! ” sın
Karan­lık geceler­im­ize sabah­sın
Sen Nebiyul­lah­sın
Sen Habibul­lah­sın
Sen Rasu­l­ul­lah­sın

Niye incit­til­er­ki seni sul­tanım
Niye işkence yap­tılar­ki sana
Ebu Tal­ip öldü diye mi bu per­vasız­ca saldırılar
Himaye­siz kaldın diye mi
Kabe’deki ağlayışın geliy­or gözümüzün önüne
” Amca yok­luğunu ne çabuk his­set­tirdin ” diy­işin
Haremde namaz kılışın geliy­or aklımıza
Başı­na pis­lik­ler saçılıy­or
Başlar feda o mübarek başı­na
Nasip­si­zler sana bakıp nasıl da gülüy­or­lar
Biri koşuy­or Mekke sokak­ların­dan sana doğru
Biri koşuy­or ama san­ki yere inmiş Arş-ı Âla
” Bu koşan kimdir ” diye bir soru dolaşıy­or boşluk­ta
Bu koşan kim?
Ve cevap veriy­or biri:
Muhammed’ in kızı Fatı­matüz-Zehra
Velilerin anası…
Yüzünü gözünü siliy­or biri­cik kızın
Sana yeryüzünde en çok ben­zeyen
Gülme­si sen, ağla­ması sen
” Ağla­ma kızım ” diy­işin geliy­or aklımıza
Niye çıkardılar ki yur­dun­dan seni
Himaye­siz kaldın diye mi
Onlar bilmiy­or­lar mıy­dı seni himaye edeni
Seni yetim bulup barındıranı
Seni alem­lere rah­met kılanı
Onlar deli diy­or­lardı sana, sen susuy­or­dun
Mec­nun diy­or­lardı, şair diy­or­lardı, sen susuy­or­dun
“Seni biz­im elim­iz­den kim kur­tara­cak” diy­or­lardı
Sen,
Sen ” Allah! ” diy­or­dun
Allah Azze ve Celle
Semayı haşyet kaplıy­or­du
Sen ” Allah! ” diy­or­dun
Arş-ı Âla titriy­or­du
Bedir’ de ” Allah! ” diy­or­dun
Üç bin melek iniy­or­du ala­ca atlar­da
Yüz yir­mi beş bin sahabi :
” Anam babam sana feda olsun ” diy­or­du

Ya Rasu­lal­lah
Medine-i Münev­vere sokak­ların­da yürüy­or­dun
Nec­car Oğulları’nın küçük kızları seni görünce
Sev­inçten ne yapacak­larını bile­memişler­di
” Beni seviy­or musunuz ” diye sor­muş­tun onlara
” Seni çok seviy­oruz Ya Habibal­lah ” demişler­di
Sen de:
” Allah biliy­or ki ben de sizi çok seviy­o­rum” demiştin
Bu gün yaşayan gençler var
Nec­car Oğulları’nın kızları diğil bel­ki
Ama seni onlar da çok seviy­or
Gözyaşların­dan bel­li ki seni can­ların­dan çok seviy­or­lar
Senden baş­ka kim­seleri yok
Allah biliy­or ki sen onları da çok seviy­or­sun

Alt­mış üç yaşın­dasın
Refik-i Âla duasın­dasın
Senin için siyah yün­den çizgili bir cüppe dokun­muş­tu
Kenarları beyazdı
Onu giy­erek ashabının yanı­na çık­mıştın
Ve mübarek elleri­ni dizine vurarak :
” Görüy­or musunuz ne kadar güzel ” demiştin
Meclisinde bulu­nan biri sana seslen­mişti :
” Anam babam sana feda olsun ya Rasu­lal­lah, onu bana ver ”
Niye istemişti ki senden sevdiği­ni bile bile
İstendiğinde katiyyen ” hayır ” demediği­ni bile bile
” Peki ” dedin o zata
Ve sen yine yamalı, eski cübbeni giy­din
Dos­tu­na kavuş­mana bir haf­ta kalmıştı
Aynı cübbe­den yine yine dik­til­er
Ama giy­in­mek nasip olmadı
Haber­ler uçur­muş­tun Ebu Hureyre’ nin diliyle :
” Ben­den son­ra öyle kim­sel­er gele­cek ki, keşke peygam­beri görsey­dik de ne malımız ne evladımız olsay­dı diye­cek­ler ”
Ve Hz. Enes ile pay­laşmıştın özlem­i­ni
” Beni görmedik­leri halde bana iman eden kardeş­ler­i­mi görmeyi çok ister­dim”

Sul­tanım!
Ey Medine min­berinde ” ümmeti, ümmeti ” diye hüznü giyen sevgili
Ey Mekke mihrabın­da alem­ler hesabı­na ” Allah! ” diyen sevgili
Bize lüt­fu ilahi bahşedilen kapı­na diz çök­tük, bey’ at ettik
Rab­binden bize ne getir­di isen amen­na
Duy­duk, itaat ettik

Ya Rasu­lal­lah
Sen hâlâ kırk yaşın­dasın
Ve hâlâ ümme­tinin başın­dasın…

DURSUN ALİ ERZİNCANLI